Öne Çıkan Yayın

Günün sözü: Herman Göring

"Günün sözü" köşesini, bugün, Nazi Almanya'sı Alman Hava Kuvvetleri komutanı Hermann Göring'e ayıralım. 09 Mayıs tarihi...

9 Mayıs 2017 Salı

Günün sözü: Herman Göring

"Günün sözü" köşesini, bugün, Nazi Almanya'sı Alman Hava Kuvvetleri komutanı Hermann Göring'e ayıralım.

09 Mayıs tarihinde, savaşın bitiminden bir kaç gün sonra, Amerikalı general Robert I. Stack, Hermann Göring'e onu tutuklamaya geldiğini söylediğinde, Göring'in yorumu: "Wenigstens 12 Jahre anständig gelebt!" (En azından 12 yıl boyunca, hayatın tadını çıkararak yaşadım.)
["anstaendig" kelimesi Almanca'da, çok geniş bir anlamda kullanılır. "Dürüst"den, "aklı başında"'ya kadar farklı şekillerde dilimize tercüme edilebilir. Göring'in burada kastettiği, "belirli bir seviyenin üstünde ki yaşam kalitesidir.] " At least I have 12 good years." şeklinde İngilizce'ye tercüme edebiliriz.
1923 yılında ki, Münih Birahanesi Darbesi esnasında, yaralandıktan sonra, İsveçli karısıyla birlikte, İnnsbruck'a kaçmayı beceren Göring'e, burada ki tedavisi esnasında, günde 2 defa morfin verilir. Burada edindiği morfin bağımlılığı, Göring'in hayatında bir dönüm noktasıdır. Artık, 1. Dünya Savaşı'nda ki cesur ve atak asker gitmiş; onun yerine, karakterinin sinirli, bencil ve narsist yönleri ön plana çıkmıştır.



1933 yılından itibaren, Hitler'in yükselişinde, özellikle, politika ve endüstri alanlarında ki bağlantılarıyla, önemli rol oynamıştır. Bu bağlamda, yüksek sosyete ve gece hayatı, onu zevk ve sefâ dolu bir yaşam stiline sürüklemiştir. (Kişisel yapısının da, buna uygun olduğu gerçeğini, unutmayalım.)

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Emek Bayramı'mız kutlu olsun!

Tüm çalışan ve çalıştıktan sonra emekli olmuş arkadaşlarımızın "Emek Bayramı" kutlu olsun!



23 Nisan 2017 Pazar

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun!

23 Nisan Bayramının kökeni: "22 Nisan 1920’de yapılan çağrıyla Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 günü toplandı. Meclis, 24 Nisan 1920’de Mustafa Kemal Paşa’yı başkanlığa seçti.

Meclisin açılış günü olan 23 Nisan, 1921’de çıkarılan bir kanun ile ülkenin ‘ilk resmi bayramı’ olarak ilan edildi. Kanunda, ‘23 Nisan günü milli bayramdır’ ifadesi yer aldı. 1935’te çıkarılan bir kanun ile 23 Nisan, ‘Milli Hakimiyet Bayramı’ olarak adlandırıldı."

Demek ki, Atatürk, "Meclis'in kuruluşu"'ki, "Milletin egemenliği" demektir, bu yeni ülkeyi, çocuklara, yani "gelecek nesillere" hediye etmiş. Gerçekten bu vizyon, hepimizi aşar...


16 Nisan 2017 Pazar

Günün kitabı: Galya Savaşı Üzerine notlar / Julius Sezar!

Bugünkü kitap köşemizde, „Galya Savaşı Üzerine notlar / Julius Sezar“ başlıklı kitaba yer veriyoruz.

Gaius Iulius Caesar –nam-ı diğer Jül Sezar– Antik Roma Cumhuriyeti’nin en önemli ve ünlü simalarından birisidir; hem yaşadığı döneme, hem de daha sonraki dönemlere tam anlamıyla damgasını vurmuş bir şahsiyettir.

MÖ 58 yılında, bugün Fransa topraklarının büyük bir kısmını oluşturan Galya’ya resmî devlet görevlisi olarak atanan Caesar’ın, başkomutan olarak bölgeyi tamamen fethettiği MÖ 51 yılına kadarki bütün icraatları ve anıları, oldukça özgün ve ilginç bir üslupla bizzat kendisi tarafından kapsamlı bir şekilde yıl yıl kaydedilmiştir.
"Commentarii de bello Gallico", askeri teşkilatlanma ve muharebe taktikleri için son derece elzem bilgiler taşır. Bu notlar o dönemden bugüne ulaşan nadir kayıtlar arasında yer alır. Eser, Caesar’ın karşılaştığı ve savaştığı Galya, Germanya ve Britanya toplulukları hakkındaki gözlemlerini aktarması bakımından eşsizliğini hep korumuştur. Ayrıca Latincenin MÖ 1. yüzyılda ulaştığı standart biçimi yansıtan en önemli örnekler arasındadır. Elinizdeki kitap dönemin ruhuna uygun düşecek şekilde, resim, muharebe krokileri ve çizimlerle desteklenmiş, bunun yanında metinde geçen birçok yer ve ismin ayrıntılı açıklaması yapılmıştır.
Gaius Iulius Caesar (MÖ 100 - 44)
MÖ 100 yılında Roma’da doğdu. Güçlü bir hatip, yazar, politikacı ve askeri lider olan Caesar, halkçı bir politika izledi. Siyasi kariyerinin doruğuna MÖ 59 yılındaki konsüllüğü döneminde erişti ve bir sonraki yıl Galya’ya prokonsül olarak atandı. MÖ 51 yılında Galya’yı tamamen fethetti, daha sonra Roma Senatosu ile anlaşamayınca Pompeius ile savaştı, iç savaşın galibi olduktan sonra diktatör oldu. Birçok reform gerçekleştirdi, kendisini istemeyen bir grup tarafından MÖ 44 yılında bir senato oturumunda hançerlenerek öldü. Askerî yetenekleri, siyasi kariyeri, savaş notları ve daha birçok niteliğiyle, unutulmayan ve büyük iz bırakmış bir şahsiyet olmuştur.


Latinceden dilimize Samet Özgüler tarafından tercüme edilen kitabın fiyatı: 20.- TL. 333 sayfalık kitap, Şubat 2017 tarihinde piyasaya verilmiş.

6 Nisan 2017 Perşembe

14 günde kazanılan zafer!

22 Haziran 1941 tarihinde başlayan Barbarossa Harekâtı öncesinde, Nazi Almanya'sı ordusunun üst düzey komuta kademesinden başlayarak, ordunun çoğunluğuna hakim olan "iyimserlik" ve "aşırı güven" duygusunu vurgulayan bazı alıntılara daha önce yer vermiştik.

"Bir tekmeyle yıkılacak kadar çürümüş bir yapı" veya "İskambil kağıtlarından oluşan ev" olarak nitelendiren S.S.C.B. ve ordusu hakkında, harekât başladıktan sonra, özellikle Genelkurmay Başkanı Franz Halder'in günlüğüne düştüğü bir not göze çarpar.

Harekâtın ilk bir kaç haftası içinde, Merkez Ordular Grubu'nun, Minsk ve sonrasında Smolenks'de gerçekleştirdiği kuşatma muharebeleri sonucunda, toplamda 600.000 küsur asker esir düşüp, 6.500'e yakın tank savaş dışı bırakılınca, Temmuz başında, Franz Halder, şu notu düşer:

"Bundan böyle, Rusya'ya karşı bu seferin 14 günde kazanıldığını söylemek gerçekten çok iddialı olmayacaktır."


Ancak, özellikle Smolenks kuşatması esnasında yaşanan yüksek kayıplar ve kendini artarak gösteren lojistik sorunlar yüzünden, Temmuz sonunda, Alman ordusunun ilerlemesi durdu. Her ne kadar, sınır boyunca mevzilenmiş olan Sovyet birliklerinin büyük bir kısmını savaş dışı bırakmış olsalar da, yedeklerden kurulan yeni birlikler aralıksız karşı-saldırılar düzenlemekteydiler.

Doğuya doğru ilerleyen ordunun "mızrak başı" fonksiyonunu üstlenen motorize ve mekanize birlikler cephane, yakıt ve her türlü malzeme sıkıntısı çektikleri gibi, her geçen gün daha fazla kayıp vermekteydiler.

Bu gelişme karşısında, günlüğüne düştüğü yukarıda belirtilen nottan 1 ay geçmeden, Franz Halder, şu düzeltmeye yapmak zorunda kalmıştır:

"Durum, Rusya'nın devasa gücünü hafife aldığımızı göstermektedir. Şimdiye kadar 360 piyade tümeni saptadık. Bu tümenler, bizim anladığımız biçimde silahlandırılmamışlar ve taktik açıdan kötü yönetilmekteler. Ama bunlar var. Biz bir düzinesini yok ettiğimizde, Ruslar kolaylıkla yerine bir düzine daha koyuyorlar."

Diğer bir deyişle, Alman istihbaratı yine yanılmıştı...

2 Nisan 2017 Pazar

2. Dünya Savaşı'nda Nazi Almanya'sının müttefiki olarak Bulgaristan'ın oynadığı rol / Bölüm 2!

İnsanlık tarihinin en büyük trajedileri arasında yer alan 2. Dünya Savaşı'nın, göz ardı edilen unsurlardan birisi, Mihver Paktı'nda yer alan Bulgaristan'ın askeri ve politik konumudur. Yazının başında vurgulamam gereken nokta, 1908 yılında bağımsızlığını kazanarak kurulan devletin adı, 1946 yılına kadar "Bulgaristan Krallığı" olmuştur. Ama, yazıda okuması kolay olsun diye, "Bulgaristan" ismini kullanıyorum.

Konuyla ilgilenen bir çok kişi Bulgaristan'ı, coğrafi açıdan komşu oldukları Romanya ile aynı küfeye koyar. Kabataslak bir ayırım yapıldığında, Balkanlar'da yer alan ülkeler, ya, Yugoslavya, Arnavutluk ve Yunanistan gibi, Mihver kuvvetleri tarafından işgal edilmiştir; ya da Romanya ve Bulgaristan gibi, politik ve askeri açıdan, onların yanında yer almıştır.

Bu Romanya örneği için geçerli olabilir; ancak, Bulgaristan'ın Nazi Almanya'sı ile olan ilişkisi daha farklı ve karmaşıktır.

2. Dünya Savaşı'na katılan ülkelerin tarihi incelenirken çoğu zaman, 1917 Sovyet Devrimi sonrasında oluşan S.S.C.B.'nin ve sosyalizm/komünizm akımının bütün diğer Avrupa 
ülkelerinde yarattığı etki ve tepkiler küçümsenir. (Bu olgunun Bulgaristan örneğinde gelişimi konuyu anlamak açısından önemlidir.)

Özellikle, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Baltık ülkeleri gibi sınırlı bir nüfusa sahip ülkeler, (Bunlarla karşılaştırıldığında dev gibi duran Yugoslavya'yı bile, sahip olduğu özel koşular nedeniyle, bu gruba dahil edebiliriz!) bir taraftan faşizm diğer taraftan komünizm akımları arasında kalmışlardır.

Sözü edilen tüm ülkelerde sosyalist akımlar doğmuş, bunları temsil eden gruplar zamanla güçlenmeye başlamışlardır. Bu gelişmeye doğal bir tepki olarak, milliyetçilik akımı da, kendisine yeni taraftarlar bulmuştur. Gerek nüfus, gerekse G.S.M.H bakımından ancak kendine yetebilen bu ülkeler, ortaya çıkan bu yeni bölünme yüzünden sosyo-politik ve ekonomik karışıklıklarla karşıya kalmışlardır.

A.B.D., İngiltere ve Fransa gibi, Dünya ekonomisine ve uluslararası politikaya hükmeden ülkeler, bu iki akım karşısında çok pasif bir rol üstlenince, giderek saldırganlaşan ve savaşın başlarında inanılmaz bir başarı ivmesi gösteren Nazi Almanya'sına katılmak, onlar için, neredeyse kaçınılmaz bir seçenek olarak görülmüştür. Savaş sonrası tarih yazımında özelikle fazla ön plana çıkartılmaz ama, 1930'ların Avrupa'sında, Fransa ve İngiltere gibi, savaşta Almanya'nın en büyük düşmanları olan ülkelerde bile, faşizm hareketi çok sayıda taraftar toplamıştı.

Hitler'in iktidara geldiği ve Nazilerin önlemez yükselişinin başladığı 1933 yılından itibaren, yukarıda sayılan ülkeler arasından, Nazi Almanyası veya Sovyet işgaline uğramayan, Romanya, Macaristan ve Slovakya farklı tarihlerde Mihver devletleri arasına katılmışlardır. Bunlara en son katılan Bulgaristan olmuştur.

1 Mart 1941 tarihinde imzalanan bu antlaşmanın Bulgaristan için cezbedici tarafı, 2. Balkan ve 1. Dünya Savaşlarında kaybettiği toprakları geri alma vaatleriydi. Konunun ele alındığı ilk yazıda belirttiğimiz gibi, 7 Eylül 1940 tarihinde imzalanan Craiova antlaşması ile Romanya, yukarıda sözü edilen antlaşmalardan birisi ile Bulgaristan aldığı Dobruca bölgesinin güneyini geri vermek zorunda kalmıştır.

  
Kral III. Boris, 2. Dünya Savaşı'nın başlangıcından beri, ilk yazıda bahsettiğimiz Rus ve Alman yanlıları arasında ki dengeyi bozmamak için, "tarafsız" kalma yönünde ağırlığını koymuştur. Ancak, Almanya'nın desteğiyle (hatta  Romanya'yı zorlamasıyla) imzalanan Craiova antlaşması sayesinde Bulgaristan'ın yüzölçümünü savaşmadan arttırmış olması, ülke içinde, "Büyük Bulgaristan" taraftarlarının ve faşistlerin elini güçlendirmiştir. Bu akımların etkisini arttıran diğer adım, dolaylı olarak Mussolini'den gelir.

Akdeniz'i yeniden bir "Mare Nostrum" yapma hayali gören, İtalyan diktatör Yunanistan'ı işgale kalkar. Arnavutluk'u işgal etmiş olan İtalyan kuvvetlerinin Yunanistan'a saldırması sonucunda ortaya çıkan bu yeni savaşta aldığı yenilgiler ve İngiltere'nin Yunanistan'a gönderdiği askeri birlikler, Hitler'in 1941 yılı için yaptığı planlarda değişikliğe neden olur.

Hitler, Mayıs 1941 ortalarında planlanan Sovyet saldırısı öncesinde, güney kanadını ve özellikle Romanya'da ki petrol üretim tesislerini (Yunanistan'a yerleştirilen RAF bombardıman uçaklarının menziline girdiğinden dolayı!) güvenceye almak için, Yunanistan'ı işgal etmeye karar vermiştir. Coğrafi açıdan, Yugoslavya ve Bulgaristan böyle bir işgal için, 2 anahtar ülke konumundadır. (Yugoslavya hükümeti ile bir anlaşma imzalanır. Ancak, Sırplardan oluşan Müttefik yanlısı bir subay grubunun komuta ettiği askeri darbe sonucu hükümet yıkılır. Kurulan yeni hükümet Almanya ile yapılan anlaşmayı iptal edince, askeri açıdan, Yugoslavya'nın da işgali zorunlu hale gelir.)

"Büyük Bulgaristan" hayali gören Bulgarlar için, Yugoslavya ve Yunanistan'ın işgaline katılmak, kaçırılmaması gereken bir fırsattır. 2. Balkan Savaşı ve 1. Dünya Savaşı'nda Bulgar kökenlilerin bu iki ülkede yaşadıkları bölgeleri, özellikle Batı Trakya ve Makedonya, tekrardan ele geçirmek hayaliyle, krala baskı yaparlar. İç ve dış politika açısından her türlü manevra alanında yoksun kalan III. Boris'in onayıyla, Bulgaristan 1 Mart 1941 tarihinde Mihver paktına katılır. (Şunu da unutmayalım, 23 Ağustos 1939 yılında imzalanan Sovyet-Alman saldırmazlık antlaşması, Bulgaristan içinde ki Alman karşıtlarının elini kolunu bağlayan başka bir neden olmuştur!) Alman birliklerinin, planlanan Yugoslavya ve Yunanistan saldırısı için, her iki ülkeye komşu olan Bulgaristan sınırları boyunca mevzilenmelerine izin verilir.
Gelelim kral III. Boris'in, savaşın geri kalan kısmında Bulgaristan'ın, en azından aktif olarak savaş dışı kalma konusunda ki çabalarına:

-Mihver Paktına katılmasına rağmen, Yugoslavya ve Yunanistan'a saldırıya hiç bir Bulgar birliğini göndermemiştir. Ancak, her 2 ülke teslim olduktan sonra, Bulgar ordusu, Bulgar kökenlilerin ağırlıklı olarak yaşadıkları Makedonya ve Batı Trakya topraklarını işgal etmişlerdir. (Bu birlikler, ağırlıklı olarak 1942 yılının ortalarından itibaren, özellikle demiryollarına ve askeri garnizonlara saldıran komünist gerillalarla çatışmışlardır.)  
(Not: İşgalle birlikte, bu toprakları "Bulgarlaştırma" amacıyla sürgün, toprak ve mallara el koyma, Bulgarca dışında ki dilleri konuşmayı yasaklama gibi bir çok uygulama başlatılmıştır. Bu uygulamaların sertliği Eylül 1941 tarihinde Drama Ayaklanmasına yol açmış ve binlerce Yunanlının hayatına mal olmuştur. Sırf bu ayaklanma bile ayrı bir yazı konusudur.)

-22 Haziran 1941 tarihinde Nazi Almanya'sının başlattığı Sovyetler Birliği'ne saldırıya hiç bir Bulgar birliği göndermediği gibi, Sovyetler Birliği'ne savaş bile ilan etmemiştir. (Sadece, Bulgar donanmasına ait torpido bot benzeri teknelerle Sovyet donanmasına ait gemiler arasında küçük ölçekli çatışmalar yaşanmıştır.)

-Bulgaristan sınırları içerisinde yaşayan Bulgar Yahudilerinin çalışma kamplarına gönderilmesine izin vermeyerek, Hitler ve SS'lerin işlediği insanlık suçuna ortak olmamıştır.

1943 yılının Ağustos ayında Berlin'e yaptığı ziyarette Hitler'in, Doğu Cephesinde ki savaşa katılma konusunda kendisine yaptığı baskıya rağmen duruşunu değiştirmemiştir. (Bu görüşme ile ilgili olarak hiç bir yazılı kayıt yoktur.) Berlin'den dönüşünden hemen sonra, aniden ölmüştür. Bu durum, Almanlar tarafından zehirlendiği iddialarının ortaya atılmasına neden olmuştur.

Ölümünden sonra, yerine sembolik olarak 6 yaşında ki oğlu II. Simeon geçmiştir. Savaşın Mihver Paktının aleyhine gelişmesi sonucunda, Bulgaristan 23 Ağustos 1944 tarihinde taraf değiştirmiş ve Sovyet ordusu yanında Alman ve Macar ordularına karşı savaşa katılmıştır.

Her ne kadar yazının ana konusu Bulgar kralı III. Boris olsa da, o dönemin iç ve dış politikasına değinmeden, onu değerlendirmek mümkün olmadığından, geniş kapsamlı bir yazı oldu. Uzun lafın kısası, III. Boris, daima kendi ülkesini ön planda tutarak, Bulgaristan'ı mümkün olduğu kadar savaş dışında tutmaya çalışmıştır.

Mihver Paktının yenilmez göründüğü dönemde dahi, hem asker (Doğu Cephesine birlik yollamayarak) hem de sivil (Yahudi Soykırımına karşı çıkarak) kayıplarını mümkün olan en düşük düzeyde tutmak için bizzat Hitler'e bile kafa tutmuştur.

24 Mart 2017 Cuma

Türkiye'ye tank savunma sistemi satmak isteyen Alman şirkete izin verilmedi!

BBC Türkçe İnternet sayfasından alıntı:

"Almanya, savunma şirketi Rheinmetall'in Türkiye'ye bazı ürünleri satmasına yasak getirdi.
Reuters haber ajansına göre Rheinmetall CEO'su Armin Papperger, geçen yılın bilançosunu açıkladığı basın toplantısının ardından gazetecilere yaptığı açıklamada, "Alman hükümeti şu an bazı ihracat sözleşmelerimizin gerçekleşmesine izin vermiyor" dedi.

Papperger, Türkiye'nin IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) ile mücadelesinde 10 adet Leopard savaş tankının tahrip olmasının ardından şirketinin bu savaş tankları için gereken savunma sistemini satmak adına Türkiye ile iletişimde kaldığını sözlerine ekledi.


Çok sayıda başvuru reddedildi.
Almanya Ekonomi Bakanlığı ise son 4 ayda Türkiye'ye silah ihracatı için yapılan başvuruların 11 kez reddedildiğini açıklamıştı.
Bakanlığın verilerine göre 2010-2015 yılları arasında yalnızca 8 başvuru reddedilirken reddedilen başvurular arasında tabancalar, mühimmatlar ve silah üretimi için gerekli malzemeler bulunuyor.
Alman Süddeutsche Zeitung gazetesi ise kararlara gerekçe olarak "Türkiye'de gerileyen insan hakları nedeniyle artan endişeleri" gösterdi.
Türkiye ile Almanya arasında son dönemde Türk bakanların Almanya'daki bazı mitinglerinin engellenmesi, Türkiye'nin Almanya'yı "Nazi uygulamaları" ile suçlaması ve Almanya'dan gelen "15 Temmuz'u Gülen yapılanmasının yaptığına ikna olmadık" açıklamaları nedeniyle peş peşe diplomatik krizler yaşanmıştı."