Öne Çıkan Yayın

Günün kitabı: Galya Savaşı Üzerine notlar / Julius Sezar!

Bugünkü kitap köşemizde, „Galya Savaşı Üzerine notlar / Julius Sezar“ başlıklı kitaba yer veriyoruz. Gaius Iulius Caesar –nam-ı diğer J...

16 Nisan 2017 Pazar

Günün kitabı: Galya Savaşı Üzerine notlar / Julius Sezar!

Bugünkü kitap köşemizde, „Galya Savaşı Üzerine notlar / Julius Sezar“ başlıklı kitaba yer veriyoruz.

Gaius Iulius Caesar –nam-ı diğer Jül Sezar– Antik Roma Cumhuriyeti’nin en önemli ve ünlü simalarından birisidir; hem yaşadığı döneme, hem de daha sonraki dönemlere tam anlamıyla damgasını vurmuş bir şahsiyettir.

MÖ 58 yılında, bugün Fransa topraklarının büyük bir kısmını oluşturan Galya’ya resmî devlet görevlisi olarak atanan Caesar’ın, başkomutan olarak bölgeyi tamamen fethettiği MÖ 51 yılına kadarki bütün icraatları ve anıları, oldukça özgün ve ilginç bir üslupla bizzat kendisi tarafından kapsamlı bir şekilde yıl yıl kaydedilmiştir.
"Commentarii de bello Gallico", askeri teşkilatlanma ve muharebe taktikleri için son derece elzem bilgiler taşır. Bu notlar o dönemden bugüne ulaşan nadir kayıtlar arasında yer alır. Eser, Caesar’ın karşılaştığı ve savaştığı Galya, Germanya ve Britanya toplulukları hakkındaki gözlemlerini aktarması bakımından eşsizliğini hep korumuştur. Ayrıca Latincenin MÖ 1. yüzyılda ulaştığı standart biçimi yansıtan en önemli örnekler arasındadır. Elinizdeki kitap dönemin ruhuna uygun düşecek şekilde, resim, muharebe krokileri ve çizimlerle desteklenmiş, bunun yanında metinde geçen birçok yer ve ismin ayrıntılı açıklaması yapılmıştır.
Gaius Iulius Caesar (MÖ 100 - 44)
MÖ 100 yılında Roma’da doğdu. Güçlü bir hatip, yazar, politikacı ve askeri lider olan Caesar, halkçı bir politika izledi. Siyasi kariyerinin doruğuna MÖ 59 yılındaki konsüllüğü döneminde erişti ve bir sonraki yıl Galya’ya prokonsül olarak atandı. MÖ 51 yılında Galya’yı tamamen fethetti, daha sonra Roma Senatosu ile anlaşamayınca Pompeius ile savaştı, iç savaşın galibi olduktan sonra diktatör oldu. Birçok reform gerçekleştirdi, kendisini istemeyen bir grup tarafından MÖ 44 yılında bir senato oturumunda hançerlenerek öldü. Askerî yetenekleri, siyasi kariyeri, savaş notları ve daha birçok niteliğiyle, unutulmayan ve büyük iz bırakmış bir şahsiyet olmuştur.


Latinceden dilimize Samet Özgüler tarafından tercüme edilen kitabın fiyatı: 20.- TL. 333 sayfalık kitap, Şubat 2017 tarihinde piyasaya verilmiş.

6 Nisan 2017 Perşembe

14 günde kazanılan zafer!

22 Haziran 1941 tarihinde başlayan Barbarossa Harekâtı öncesinde, Nazi Almanya'sı ordusunun üst düzey komuta kademesinden başlayarak, ordunun çoğunluğuna hakim olan "iyimserlik" ve "aşırı güven" duygusunu vurgulayan bazı alıntılara daha önce yer vermiştik.

"Bir tekmeyle yıkılacak kadar çürümüş bir yapı" veya "İskambil kağıtlarından oluşan ev" olarak nitelendiren S.S.C.B. ve ordusu hakkında, harekât başladıktan sonra, özellikle Genelkurmay Başkanı Franz Halder'in günlüğüne düştüğü bir not göze çarpar.

Harekâtın ilk bir kaç haftası içinde, Merkez Ordular Grubu'nun, Minsk ve sonrasında Smolenks'de gerçekleştirdiği kuşatma muharebeleri sonucunda, toplamda 600.000 küsur asker esir düşüp, 6.500'e yakın tank savaş dışı bırakılınca, Temmuz başında, Franz Halder, şu notu düşer:

"Bundan böyle, Rusya'ya karşı bu seferin 14 günde kazanıldığını söylemek gerçekten çok iddialı olmayacaktır."


Ancak, özellikle Smolenks kuşatması esnasında yaşanan yüksek kayıplar ve kendini artarak gösteren lojistik sorunlar yüzünden, Temmuz sonunda, Alman ordusunun ilerlemesi durdu. Her ne kadar, sınır boyunca mevzilenmiş olan Sovyet birliklerinin büyük bir kısmını savaş dışı bırakmış olsalar da, yedeklerden kurulan yeni birlikler aralıksız karşı-saldırılar düzenlemekteydiler.

Doğuya doğru ilerleyen ordunun "mızrak başı" fonksiyonunu üstlenen motorize ve mekanize birlikler cephane, yakıt ve her türlü malzeme sıkıntısı çektikleri gibi, her geçen gün daha fazla kayıp vermekteydiler.

Bu gelişme karşısında, günlüğüne düştüğü yukarıda belirtilen nottan 1 ay geçmeden, Franz Halder, şu düzeltmeye yapmak zorunda kalmıştır:

"Durum, Rusya'nın devasa gücünü hafife aldığımızı göstermektedir. Şimdiye kadar 360 piyade tümeni saptadık. Bu tümenler, bizim anladığımız biçimde silahlandırılmamışlar ve taktik açıdan kötü yönetilmekteler. Ama bunlar var. Biz bir düzinesini yok ettiğimizde, Ruslar kolaylıkla yerine bir düzine daha koyuyorlar."

Diğer bir deyişle, Alman istihbaratı yine yanılmıştı...

2 Nisan 2017 Pazar

2. Dünya Savaşı'nda Nazi Almanya'sının müttefiki olarak Bulgaristan'ın oynadığı rol / Bölüm 2!

İnsanlık tarihinin en büyük trajedileri arasında yer alan 2. Dünya Savaşı'nın, göz ardı edilen unsurlardan birisi, Mihver Paktı'nda yer alan Bulgaristan'ın askeri ve politik konumudur. Yazının başında vurgulamam gereken nokta, 1908 yılında bağımsızlığını kazanarak kurulan devletin adı, 1946 yılına kadar "Bulgaristan Krallığı" olmuştur. Ama, yazıda okuması kolay olsun diye, "Bulgaristan" ismini kullanıyorum.

Konuyla ilgilenen bir çok kişi Bulgaristan'ı, coğrafi açıdan komşu oldukları Romanya ile aynı küfeye koyar. Kabataslak bir ayırım yapıldığında, Balkanlar'da yer alan ülkeler, ya, Yugoslavya, Arnavutluk ve Yunanistan gibi, Mihver kuvvetleri tarafından işgal edilmiştir; ya da Romanya ve Bulgaristan gibi, politik ve askeri açıdan, onların yanında yer almıştır.

Bu Romanya örneği için geçerli olabilir; ancak, Bulgaristan'ın Nazi Almanya'sı ile olan ilişkisi daha farklı ve karmaşıktır.

2. Dünya Savaşı'na katılan ülkelerin tarihi incelenirken çoğu zaman, 1917 Sovyet Devrimi sonrasında oluşan S.S.C.B.'nin ve sosyalizm/komünizm akımının bütün diğer Avrupa 
ülkelerinde yarattığı etki ve tepkiler küçümsenir. (Bu olgunun Bulgaristan örneğinde gelişimi konuyu anlamak açısından önemlidir.)

Özellikle, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Baltık ülkeleri gibi sınırlı bir nüfusa sahip ülkeler, (Bunlarla karşılaştırıldığında dev gibi duran Yugoslavya'yı bile, sahip olduğu özel koşular nedeniyle, bu gruba dahil edebiliriz!) bir taraftan faşizm diğer taraftan komünizm akımları arasında kalmışlardır.

Sözü edilen tüm ülkelerde sosyalist akımlar doğmuş, bunları temsil eden gruplar zamanla güçlenmeye başlamışlardır. Bu gelişmeye doğal bir tepki olarak, milliyetçilik akımı da, kendisine yeni taraftarlar bulmuştur. Gerek nüfus, gerekse G.S.M.H bakımından ancak kendine yetebilen bu ülkeler, ortaya çıkan bu yeni bölünme yüzünden sosyo-politik ve ekonomik karışıklıklarla karşıya kalmışlardır.

A.B.D., İngiltere ve Fransa gibi, Dünya ekonomisine ve uluslararası politikaya hükmeden ülkeler, bu iki akım karşısında çok pasif bir rol üstlenince, giderek saldırganlaşan ve savaşın başlarında inanılmaz bir başarı ivmesi gösteren Nazi Almanya'sına katılmak, onlar için, neredeyse kaçınılmaz bir seçenek olarak görülmüştür. Savaş sonrası tarih yazımında özelikle fazla ön plana çıkartılmaz ama, 1930'ların Avrupa'sında, Fransa ve İngiltere gibi, savaşta Almanya'nın en büyük düşmanları olan ülkelerde bile, faşizm hareketi çok sayıda taraftar toplamıştı.

Hitler'in iktidara geldiği ve Nazilerin önlemez yükselişinin başladığı 1933 yılından itibaren, yukarıda sayılan ülkeler arasından, Nazi Almanyası veya Sovyet işgaline uğramayan, Romanya, Macaristan ve Slovakya farklı tarihlerde Mihver devletleri arasına katılmışlardır. Bunlara en son katılan Bulgaristan olmuştur.

1 Mart 1941 tarihinde imzalanan bu antlaşmanın Bulgaristan için cezbedici tarafı, 2. Balkan ve 1. Dünya Savaşlarında kaybettiği toprakları geri alma vaatleriydi. Konunun ele alındığı ilk yazıda belirttiğimiz gibi, 7 Eylül 1940 tarihinde imzalanan Craiova antlaşması ile Romanya, yukarıda sözü edilen antlaşmalardan birisi ile Bulgaristan aldığı Dobruca bölgesinin güneyini geri vermek zorunda kalmıştır.

  
Kral III. Boris, 2. Dünya Savaşı'nın başlangıcından beri, ilk yazıda bahsettiğimiz Rus ve Alman yanlıları arasında ki dengeyi bozmamak için, "tarafsız" kalma yönünde ağırlığını koymuştur. Ancak, Almanya'nın desteğiyle (hatta  Romanya'yı zorlamasıyla) imzalanan Craiova antlaşması sayesinde Bulgaristan'ın yüzölçümünü savaşmadan arttırmış olması, ülke içinde, "Büyük Bulgaristan" taraftarlarının ve faşistlerin elini güçlendirmiştir. Bu akımların etkisini arttıran diğer adım, dolaylı olarak Mussolini'den gelir.

Akdeniz'i yeniden bir "Mare Nostrum" yapma hayali gören, İtalyan diktatör Yunanistan'ı işgale kalkar. Arnavutluk'u işgal etmiş olan İtalyan kuvvetlerinin Yunanistan'a saldırması sonucunda ortaya çıkan bu yeni savaşta aldığı yenilgiler ve İngiltere'nin Yunanistan'a gönderdiği askeri birlikler, Hitler'in 1941 yılı için yaptığı planlarda değişikliğe neden olur.

Hitler, Mayıs 1941 ortalarında planlanan Sovyet saldırısı öncesinde, güney kanadını ve özellikle Romanya'da ki petrol üretim tesislerini (Yunanistan'a yerleştirilen RAF bombardıman uçaklarının menziline girdiğinden dolayı!) güvenceye almak için, Yunanistan'ı işgal etmeye karar vermiştir. Coğrafi açıdan, Yugoslavya ve Bulgaristan böyle bir işgal için, 2 anahtar ülke konumundadır. (Yugoslavya hükümeti ile bir anlaşma imzalanır. Ancak, Sırplardan oluşan Müttefik yanlısı bir subay grubunun komuta ettiği askeri darbe sonucu hükümet yıkılır. Kurulan yeni hükümet Almanya ile yapılan anlaşmayı iptal edince, askeri açıdan, Yugoslavya'nın da işgali zorunlu hale gelir.)

"Büyük Bulgaristan" hayali gören Bulgarlar için, Yugoslavya ve Yunanistan'ın işgaline katılmak, kaçırılmaması gereken bir fırsattır. 2. Balkan Savaşı ve 1. Dünya Savaşı'nda Bulgar kökenlilerin bu iki ülkede yaşadıkları bölgeleri, özellikle Batı Trakya ve Makedonya, tekrardan ele geçirmek hayaliyle, krala baskı yaparlar. İç ve dış politika açısından her türlü manevra alanında yoksun kalan III. Boris'in onayıyla, Bulgaristan 1 Mart 1941 tarihinde Mihver paktına katılır. (Şunu da unutmayalım, 23 Ağustos 1939 yılında imzalanan Sovyet-Alman saldırmazlık antlaşması, Bulgaristan içinde ki Alman karşıtlarının elini kolunu bağlayan başka bir neden olmuştur!) Alman birliklerinin, planlanan Yugoslavya ve Yunanistan saldırısı için, her iki ülkeye komşu olan Bulgaristan sınırları boyunca mevzilenmelerine izin verilir.
Gelelim kral III. Boris'in, savaşın geri kalan kısmında Bulgaristan'ın, en azından aktif olarak savaş dışı kalma konusunda ki çabalarına:

-Mihver Paktına katılmasına rağmen, Yugoslavya ve Yunanistan'a saldırıya hiç bir Bulgar birliğini göndermemiştir. Ancak, her 2 ülke teslim olduktan sonra, Bulgar ordusu, Bulgar kökenlilerin ağırlıklı olarak yaşadıkları Makedonya ve Batı Trakya topraklarını işgal etmişlerdir. (Bu birlikler, ağırlıklı olarak 1942 yılının ortalarından itibaren, özellikle demiryollarına ve askeri garnizonlara saldıran komünist gerillalarla çatışmışlardır.)  
(Not: İşgalle birlikte, bu toprakları "Bulgarlaştırma" amacıyla sürgün, toprak ve mallara el koyma, Bulgarca dışında ki dilleri konuşmayı yasaklama gibi bir çok uygulama başlatılmıştır. Bu uygulamaların sertliği Eylül 1941 tarihinde Drama Ayaklanmasına yol açmış ve binlerce Yunanlının hayatına mal olmuştur. Sırf bu ayaklanma bile ayrı bir yazı konusudur.)

-22 Haziran 1941 tarihinde Nazi Almanya'sının başlattığı Sovyetler Birliği'ne saldırıya hiç bir Bulgar birliği göndermediği gibi, Sovyetler Birliği'ne savaş bile ilan etmemiştir. (Sadece, Bulgar donanmasına ait torpido bot benzeri teknelerle Sovyet donanmasına ait gemiler arasında küçük ölçekli çatışmalar yaşanmıştır.)

-Bulgaristan sınırları içerisinde yaşayan Bulgar Yahudilerinin çalışma kamplarına gönderilmesine izin vermeyerek, Hitler ve SS'lerin işlediği insanlık suçuna ortak olmamıştır.

1943 yılının Ağustos ayında Berlin'e yaptığı ziyarette Hitler'in, Doğu Cephesinde ki savaşa katılma konusunda kendisine yaptığı baskıya rağmen duruşunu değiştirmemiştir. (Bu görüşme ile ilgili olarak hiç bir yazılı kayıt yoktur.) Berlin'den dönüşünden hemen sonra, aniden ölmüştür. Bu durum, Almanlar tarafından zehirlendiği iddialarının ortaya atılmasına neden olmuştur.

Ölümünden sonra, yerine sembolik olarak 6 yaşında ki oğlu II. Simeon geçmiştir. Savaşın Mihver Paktının aleyhine gelişmesi sonucunda, Bulgaristan 23 Ağustos 1944 tarihinde taraf değiştirmiş ve Sovyet ordusu yanında Alman ve Macar ordularına karşı savaşa katılmıştır.

Her ne kadar yazının ana konusu Bulgar kralı III. Boris olsa da, o dönemin iç ve dış politikasına değinmeden, onu değerlendirmek mümkün olmadığından, geniş kapsamlı bir yazı oldu. Uzun lafın kısası, III. Boris, daima kendi ülkesini ön planda tutarak, Bulgaristan'ı mümkün olduğu kadar savaş dışında tutmaya çalışmıştır.

Mihver Paktının yenilmez göründüğü dönemde dahi, hem asker (Doğu Cephesine birlik yollamayarak) hem de sivil (Yahudi Soykırımına karşı çıkarak) kayıplarını mümkün olan en düşük düzeyde tutmak için bizzat Hitler'e bile kafa tutmuştur.

24 Mart 2017 Cuma

Türkiye'ye tank savunma sistemi satmak isteyen Alman şirkete izin verilmedi!

BBC Türkçe İnternet sayfasından alıntı:

"Almanya, savunma şirketi Rheinmetall'in Türkiye'ye bazı ürünleri satmasına yasak getirdi.
Reuters haber ajansına göre Rheinmetall CEO'su Armin Papperger, geçen yılın bilançosunu açıkladığı basın toplantısının ardından gazetecilere yaptığı açıklamada, "Alman hükümeti şu an bazı ihracat sözleşmelerimizin gerçekleşmesine izin vermiyor" dedi.

Papperger, Türkiye'nin IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) ile mücadelesinde 10 adet Leopard savaş tankının tahrip olmasının ardından şirketinin bu savaş tankları için gereken savunma sistemini satmak adına Türkiye ile iletişimde kaldığını sözlerine ekledi.


Çok sayıda başvuru reddedildi.
Almanya Ekonomi Bakanlığı ise son 4 ayda Türkiye'ye silah ihracatı için yapılan başvuruların 11 kez reddedildiğini açıklamıştı.
Bakanlığın verilerine göre 2010-2015 yılları arasında yalnızca 8 başvuru reddedilirken reddedilen başvurular arasında tabancalar, mühimmatlar ve silah üretimi için gerekli malzemeler bulunuyor.
Alman Süddeutsche Zeitung gazetesi ise kararlara gerekçe olarak "Türkiye'de gerileyen insan hakları nedeniyle artan endişeleri" gösterdi.
Türkiye ile Almanya arasında son dönemde Türk bakanların Almanya'daki bazı mitinglerinin engellenmesi, Türkiye'nin Almanya'yı "Nazi uygulamaları" ile suçlaması ve Almanya'dan gelen "15 Temmuz'u Gülen yapılanmasının yaptığına ikna olmadık" açıklamaları nedeniyle peş peşe diplomatik krizler yaşanmıştı."

23 Mart 2017 Perşembe

Almanya'nın silah satışı engeli Türkiye'yi nasıl etkiler?

"Deutsche Welle" İnternet sayfasından, Aslı Işık imzalı haber:

2010-2015 yılları arasında kimi savunma malzemelerinin Türkiye'ye ihracatına sekiz kez izin vermeyen Alman hükümetinin, 2016 Kasımı'ndan bu yana da tam 11 kez silah ihracatını engellediğinin ortaya çıkması gözleri Türkiye'ye çevirdi. Sol Parti'nin konu ile ilgili soru önergesini yanıtlayan hükümet, hafif silahlar, cephanelik ve bazı savunma malzemelerinin ihracatına izin verilmediğini açıklamıştı.
Alman hükümetinin aldığı kararın sadece ‘hafif silahlar, cephanelik ve diğer silahlanma malzemelerini' kapsadığına dikkat çeken Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nda (SSM) uzun yıllar proje koordinatörü olarak görev yapan aynı zamanda Johns Hopkins Üniversitesi’nin Orta Asya ve Kafkasya Araştırma Merkezi’nde analist olarak çalışan Kemal Kaya, "Bu, daha çok siyasi mesaj içeren bir karardır. Mühimmat Türkiye için ‘kritik teknoloji' değildir” diyerek şunları söyledi: "Alman silah ambargosu mühimmatta Türkiye'yi etkilemez. Mühimmatla ilgili teknolojiyi zamanında Almanlardan aldık ama artık kendimiz üretiyoruz. Üretim kapasitemiz yetmeyince, Almanlardan alıyorduk. Ancak Türkiye'nin alternatifleri mevcut. Rusya ve Ukrayna mühimmat satmak için fırsat kolluyor. Bu ambargo güvenlik açısından Türkiye'yi etkilemez. MKE (Makine Kimya Endüstrisi) ortadaki hareketliliğe cevap verecek kapasite artışına gidebilir. Mühimmat açığı bizden ziyade, bizim üzerimizden sağa, sola giden mühimmat açığıdır. Biz de mühimmat kullanılması durumu yok. Bunlar Suriye'de harcanıyordur.”
Alman G-3'ler envanterden çıkıyor
Kara kuvvetlerinde kullanılan Alman yapımı  G-3 tüfeklerinin de, yerli 5-56 tüfeklerinin üretimi arttıkça, Türk Silahli Kuvvetleri'nin envanterinden çıkacağını söyleyen Kaya, "Biz zaten Almanlardan teknoloji alıyoruz, hafif silahlar bu kapsamda değil” dedi. Almanya'nın Osmanlı'dan bu yana, kara sistemlerinde etkin olduğunu belirten Kaya, "Ancak eskiye göre etkileri azaldı. Türk Kara Kuvvetlleri'nde ana sistemlerden biri olan Alman Leopar tanklarının modernizasyonunu ASELSAN (Askeri Elektronik Sanayi) Almanlarla yapıyor. Söz konusu modernizasyon desteği konusunda ciddi sıkıntılar yaşanabilir” dedi.
Eksen kayması endişesi
Emekli Özel Harp Subayı Terör ve Güvenlik Uzmanı Abdullah Ağar ise DW Türkçe'ye, Almanya'nın Türkiye'ye silah satışı gerçekleştirmemesinin yeni olmadığını belirterek şunları söyledi: "Türkiye ile Almanya ve AB ülkeleri arasında gerginlik var. Onlar doğal olarak ellerindeki inisiyatifleri bir ‘koz ve cezalandırma' aracı olarak kullanıyor. Bu konuda temel kırılmalardan bir tanesi, PKK'dır. PKK'nın DEAŞ'la (IŞİD) mücadele etmesi, Batı ile Türkiye arasında kırılmaya yol açtı. Batı'nın tavrının NATO üyesi olan ülkelere büyük sonucu olacak. Bu tavır jeopolitik anlamda eksen kaymasına sebep olabilir. Bu tür yaptırımları yapabilirsiniz ama dozajını partner olarak çok iyi ayarlamalısınız. Partnerinizin ihtiyaçlarını karşılamadığınızda, Asya gibi başka eksenlere kayacağını öngörmelisiniz.”
Bedava vermiyorlar
Türkiye'nin silahları bedava almadığını, bedel ödeyerek aldığını vurgulayan Ağar, "Ülkenin savunması için silah sistemine ihtiyaç duyulursa, başka kaynaklara başvurabilir. Yunanistan da NATO üyesi ama S-300,400 füzelerini, entegre etmiş durumda. Benzer fotoğraf Türkiye için de geçerli olabilir” diye konuştu.
Almanya'nın kararının, Türkiye savunma sanayisinde büyük yatırımları olan Alman şirketlerini etkilemesi beklenmiyor.  MTU ve HDW gibi devler, Türkiye'ye teknoloji dahil pekçok ürün satıyor ve büyük projeler yürütüyor. Geçen yıl Almanya'nın 1915 olaylarını ‘soykırım' olarak tanımasına tepki gösteren Ankara, SSM Müsteşarı İsmail Demir'in ağzından, "Almanlarla yürütülen denizaltı projesinde Türkiye'nin kendi başına yola devam edebileceğini' duyurmuştu.
Ancak denizaltılar için Alman ThyssenKrupp Marine System (HDW) şirketi ile imzalanan 2,2 milyar euroluk sözleşme halen yürürlükte. Alman tasarımı denizaltıların ilki 2020 yılında teslim edilecek.
Milli gemi ve milli tankta Alman imzası
Alman firmaları, Türkiye'ye genelde teknoloji satıyor. Hükümetin, bir süre önce duyurduğu, milli tank ve milli gemi projeleri de yine Türk ve Alman şirketlerinin ortak çalışması olarak yürütülüyor. Koç Grubu tarafından üretilen ve milli olarak lanse edilen ‘Altay' tankı geliştirme projesinin en önemli parçası olan motor da, bir Alman firması olan MTU'ya ait. Aracın, atış ve komuta kontrol sistemleri ise ASELSAN tarafından üretiliyor. Silah sistemi,  Hyundai-Rotem'dan teknoloji transferi yapılarak MKE tarafından, modüler zırh paketi ise Roketsan tarafından imal ediliyor.
Türkiye'nin büyük önem verdiği milli gemi (MilGem) projesinde de Alman MTU motorları kullanılıyor. MilGem projesiyle, Türk savunma sanayisi ilk kez korvet tipi bir askeri gemi inşası kabiliyeti kazandı. Bu şekilde iki gemi denize indirilirken, üçüncünün inşası devam ediyor.

20 Mart 2017 Pazartesi

2. Dünya Savaşı'nda Nazi Almanya'sının müttefiki olarak Bulgaristan'ın oynadığı rol / Bölüm 1!

İnsanlık tarihinin en büyük trajedileri arasında yer alan 2. Dünya Savaşı'nın, göz ardı edilen unsurlardan birisi, Mihver Paktı'nda yer alan Bulgaristan'ın askeri ve politik konumudur. Yazının başında vurgulamam gereken nokta, 1908 yılında bağımsızlığını kazanarak kurulan devletin adı, 1946 yılına kadar "Bulgaristan Krallığı" olmuştur. Ama, yazıda okuması kolay olsun diye, "Bulgaristan" ismini kullanıyorum.

Konuyla ilgilenen bir çok kişi Bulgaristan'ı, coğrafi açıdan komşu oldukları Romanya ile aynı küfeye koyar. Kabataslak bir ayırım yapıldığında, Balkanlar'da yer alan ülkeler, ya, Yugoslavya, Arnavutluk ve Yunanistan gibi, Mihver kuvvetleri tarafından işgal edilmiştir; ya da Romanya ve Bulgaristan gibi, politik ve askeri açıdan, onların yanında yer almıştır.

Bu Romanya örneği için geçerli olabilir; ancak, Bulgaristan'ın Nazi Almanya'sı ile olan ilişkisi daha farklı ve karmaşıktır.

Burada ön plana çıkan, o dönemde (tek adam!) sıkça olduğu gibi, Bulgar kralı III. Boris'dir. Bunun yanında, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, bir Bulgar devleti kurma yolunda Rus çarlığının ve Alman İmparatorluğunun oynadıkları rol önem taşır. Bu iki büyük imparatorluk, değişik zamanlarda farklı biçimlerde, Bulgarları ve kurdukları devleti desteklemişlerdir.
Bulgar Kralı III. Boris

Ruslarla-Bulgarların yakınlaşmasının nedenleri:

Bulgarlar, 1876 yılında alevlenen ayaklanmaları öncesinde ve sonrasında, Rus Çarlığının verdiği desteği asla unutmamışlardır. 93 Harbinde,  özellikle Şıpka geçidi muharebesinde, Ruslarla beraber çarpışmaları, Berlin anlaşması sonrasında kurulan Bulgar devletinin resmi tarihinin önemli temel taşlarından birisini oluşturmuştur. (Burada, 1945 öncesinde ki Bulgaristan'dan bahsettiğimizi vurgulayalım. 2. Dünya Savaşı sonunda, gönüllü olarak(!) komünizmi seçen Bulgarların, bugün neler düşündükleri yazının bir parçası değil!)

Diğer taraftan, "Güney Slavları" grubuna dahil edilen Bulgarların, diğer bir Slav halk olan Ruslara, kendilerini "yakın" hissetmeleri, her zaman bu iki ülke arasında ki ilişkileri positiv etkilemiştir.

"Büyük Slav ağabey" rolünü üstlenen Rus İmparatorluğu, Balkanlar'da ki tüm Slav kavimler gibi, Bulgarları da her fırsatta desteklemiş ve onlara, "Kimin büyük olduğunu!" her fırsatta hatırlatmıştır.

Bu gerçeklerden yola çıkarsak, Nazi Almanya'sının Sovyetler Birliği'ne karşı başlattığı savaşa, hiç bir Bulgar askerinin iştirak etmemesini daha iyi anlarız.

Bulgar Alman yakınlaşmasının nedenleri:

Bulgaristan'ın Almanya ile olan yakınlığının nedenlerine gelince, her şeyden önce, genç Bulgar devletini yöneten tüm kralların (o tarihe kadar zaten 3 tane!) baba tarafından Alman kökenli olması önem taşır. Ayrıca, kurulan ilk Bulgar ordusunun eğitimi Alman eğitmen subaylar tarafından gerçekleştirilmiş ve bu bağlamda silahları ağırlıklı olarak (en azından kara ordusunun!) Alman firmalarınca gerçekleştirilmiştir. Bunun önemi, ülke yönetiminde her zaman söz sahibi olan ordu mensuplarının Alman eğitimi almış olmaları ve Alman ideolojisine yatkınlıkları düşünülürse, daha iyi anlaşılır.
Bulgaristan Hava Kuvetlerine ait Messerschmidt Bf-109

Tarihsel gelişim açısından konuya yaklaşırsak, o tarihlerde bugünkü Makedonya topraklarında yaşayan çok sayıda Bulgar vardı. 1. Balkan Harbinde, bu toprakları ele geçirerek, "Büyük Bulgaristan" hayalini gerçekleştirememesi, Bulgaristan'ın 1.Dünya Savaşı'nda Alman İmparatorluğu ile işbirliği yapmasında ki en önemli nedenlerden biriydi. Bu ortaklığın sonu, yine hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Daha fazlasına elde etmek için planlar yaparken, 1. Dünya Savaşı sonrasında ki, bölgesel antlaşmalarla ellerinde ki bazı bölgeleri de kaybetmişlerdir.

Bulgar-Alman ilişkilerine damgasını vuran bir sonraki gelişme, 7 Eylül 1940 tarihinde imzalanan Craiova antlaşmasıdır. Bu anlaşmayla, Romanya, yukarıda sözü edilen antlaşmalardan birisi ile Bulgaristan aldığı Dobruca bölgesinin güneyini geri vermek zorunda kalmıştır. "Zorunda kalmıştır" tabirini özellikle seçtim, çünkü, antlaşmanın imzalanması için, Hitler Almanya'sı Romanya'ya baskı uygulamıştır. Böylelikle, eski dost ve silah arkadaşı olarak, Almanya, Bulgaristan üzerinde ki etkisini arttırmıştır.

Bu noktada, Bulgar kralı III. Boris'in 1930'lu yılların ikinci yarısından itibaren özellikle Doğu Avrupa ile Balkanlar'da ki, gelişmeler ışığında çok zor bir denge politikası izlediğini vurgulamak gerekir. Nazi Almanya'sının 1939 sonunda başlayan ve durdurulamayacak gibi görünen yükselişi karşısında komşu Romanya, 1940 yılı Kasım ayı başında Mihver paktına üye olup, Alman askerlerine kapılarını açar. Bulgaristan 1 Mart 1941 tarihinde pakta katılmıştır. Alman birliklerinin, planlanan Yugoslavya ve Yunanistan saldırısı için, her iki ülkeye komşu olan Bulgaristan sınırları boyunca mevzilenmelerine izin vermiştir.

4 Şubat 2017 Cumartesi

Barbarossa Harekâtı'nın ilk 3 ayında Luftwaffe ve tank tümenlerinin yaşadığı lojistik sorunlar!

"Blitzkrieg" konsepti anlatılırken, çoğu zaman, Luftwaffe'nin, panzer tümenlerine verdiği yakın ateş desteği ile lojistiğin ve bu görevi yerine getiren birimlerin önemi göz ardı edilir. Bu her iki birimin önemi, Doğu cephesinin ilk 3 ayı incelenince, daha bariz bir biçimde ortaya çıkar. 
Barbarossa Harekâtı'nın, özellikle ilk 3 ayı içerisinde, Alman Panzer tümenleri günde 50 mili (80 kilometre) geride bırakırken, en büyük sorunları yakıt ikmaliydi. Her ne kadar her tümen kendi organizasyonu içinde, ikmal araçlarına sahiptiyse de, yarma harekâtları esnasında gerçekleşen çarpışmalar, sürekli bir yakıt ve mühimmat ihtiyacı doğuruyordu. Ayrıca, komutanlarını kaybeden veya birliklerinden ayrı düşen Sovyet askerlerinin, Batı ve Güney Avrupalı düşmanlarının tersine, inatla savunmaya devam etmeleri, hesaplanandan daha fazla ikmal ihtiyacı doğurmuştu. Kötü yollar, ikmal araçlarının çoğunun bizzat kendilerinin tamire ihtiyaç duymasına yol açıp, tankları takipten etmelerini engelliyordu. Direniş sonucu kaybedilen ve hareketsiz kalan ikmal aracı sayısı da giderek artınca, ilerleyen tank tümenlerinin ikmal sorununa tek çözüm, Hava Kuvvetlerinin ikmal uçaklarıydı.

1940 Batı seferinde bu görevlerini başarıyla yerine getiren Hava Kuvvetlerinin karşısına hiç beklemedikleri bir engel çıktı. Düşman hatlarına büyük bir başarıyla yarıp, hızla ilerleyen panzer tümenleri sayesinde, cephenin 1.600 kilometreyi aşan bir genişliği yanında gün geçtikçe artan bir derinliğe sahip olması. Bu genişlik ve derinliğe sahip bir cephenin farklı bölgelerinde ilerleyen tank tümenlerinin hepsine gereken ikmali sağlamak tüm lojistik organizasyonu, düşman direnişine bile gerek kalmadan çok zorluyordu.
Almanların "Tante Ju" ("Teyze Ju"), Müttefiklerin "Iron Annie" (Demir Annie) adını taktıkları nakliye uçakları, her ne kadar Almanlar göklere çok kısa sürede hakim olmuşlarsa da, avcı uçaklarının eskortuna gerek duyuyordu. Bu görevlerinin yanında, avcı uçaklarını çok daha yıpratan bir başka bir eskort görevi, Ju-52, Stuka pike bombardıman uçaklarını korumakla ilgiliydi.

Bu pike bombardıman uçakları, tank tümenlerinin sık sık ihtiyaç duyduğu, "uçan topçu" görevlerini yerine getirmekte cephe genişledikçe ve derinleştikçe zorlanıyorlardı. Diğer bir deyişle, Luftwaffe gerek ikmal gerekse ateş desteği konusunda nereye yetişeceğini şaşırmıştı. Uçakların ve pilotların sayısı sınırlı olduğu gibi, her ikisinin de bakım, tamir ve molaya ihtiyaçları vardı. Hızla doğuya doğru ilerleyen tank tümenlerinin menzil alanlarından çıkmalarına izin vermemesi gereken Luftwaffe birlikleri, sürekli olarak, Almanya'da ki ana bakım ve depolardan uzaklaşmaktaydılar. Görev süreleri durmadan uzayan ve sıklaşan uçakların bakım, tamir ve mühimmat ihtiyaçları buna paralel olarak durmadan artıyordu. Harekât öncesinde yapılan planlamalarda öngörülenden çok daha fazla sayıda malzemenin, işgal sırasında imha edilen tren ve yol altyapısı eksikliği nedeniyle, Almanya'dan daha çok sayıda uçakla, giderek daha uzak bir mesafeye, daha sık nakliyesi gerekiyordu.
Luftwaffe personeli ağaç kütüklerinden bir korugan inşasında
Diğer tarafta, Sovyet Hava Kuvvetleri, her ne kadar savaşın ilk ayında yaklaşık olarak 5.000 adet uçak kaybetmesine rağmen, neredeyse sonu olmayan bir üretim ve destek zincirine sahipti. Bunda, savaşın başından itibaren Ural dağlarının doğusuna taşınan savaş sanayisi hayati bir role sahipti. Söz konusu fabrikalar, Alman bombardıman uçaklarının menzili dışında kaldıklarından, hiç bir engelle karşılaşmadan üretimlerine devam edebiliyorlardı. Diğer taraftan, üretilen yeni uçak tipleri, gerek avcı gerekse bombardıman kategorisinde, Alman uçakları ile boy ölçüşebilecek teknolojideydiler.
(Sadece, yeni pilotların yeni uçaklara alışmaları için biraz zaman gerekiyordu ki, bu savaşın ilk yılında, Sovyet havacılarının verdiği kayıpların, belli bir düzeyin altına inmesini engelleyen, en önemli unsur olacaktı.)
Bu lojistik sorunları Yıldırım Savaşı konseptinin iki ana unsurunu oluşturan panzer tümenleri ile onlara çabuk ve etkili bir ateş gücü desteği sağlayan Luftwaffe'nin kombine operasyonlarını aksatarak, harekâtın planlara uygun bir biçimde ilerlemesini yavaşlatmıştır. Bunun Sovyetlere faydası, yedeklerin seferberliği için zaman kazanmaları ve farklı bölgelerde birden fazla direniş hattı oluşturmaları şeklinde kendini göstermiştir.